2020 hayatımın en güzel yılıydı. Kişiliğimin ve hayatımın kökten değiştiği; tekrar eden şeyleri sonlandırdığım, cesaretle birlikte, mutluluğumun, tahammülümün ve metanetimin tahmin edemediğim noktalara ulaştığı, okul gibi bir yıldı. Bu süreçte en büyük öğretmen ise kabullenmek oldu. Bu konuda bir şeyler paylaşmak istedim.

Bizi mutsuz eden, acı veren, kaygımızı tetikleyen, memnuniyetsizlik yaratan şeylerin (Duḥkha) arasında farkında olmadığımız bir durum var, kabullenmemek.

Özellikle günümüzde insanlar kendini fazla önemseyip, birçok şey kendi kontrollerindeymiş gibi yaşayıp “Şu an neyi değiştirebilirim? Neye gücüm yetiyor?” sorularını sormayıp, sınırlarını görmediğinden olsa gerek bir kabullenmeme var. …


2007 yılının kış ayları. John Maloof, hazırlamakta olduğu bir tarih kitabı için eski Chicago fotoğrafları arayan genç bir emlak danışmanı. John, bir gün evinin karşısındaki müzayede salonunda, sandık dolusu eski film negatiflerinin satılacağını öğrenir, açık artırmaya katılır ve film negatiflerini almayı başarır.

John şöyle anlatıyor;

“Müzayede salonu, fotoğrafçının adının Vivian Maier olduğunu söylüyordu. Google’da bu ismi aradım ve hiç sonuç çıkmadı. Gerçekten hiçbir sonuç çıkmadı. Negatif filmleri ışığa tutup, eski Chicago fotoğrafları arıyordum ama aradığım şeyleri bulamamıştım ve negatifleri dolaba kaldırdım. İki yıl kadar sonra dolapta çok yer kapladığı için negatifleri taramaya ve dijital ortamda saklamaya karar verdim.”


Covid-19 virüsü hakkında hepimizin duyduğu ve konuşulan genel bilgilerin dışında bir detay dikkatimi çekti. Virologlar ve epidemiyoloji uzmanları Coronavirus’ün (Covid-19) büyük bir ihtimalle artık endemik duruma geçeceğini ve artık bizimle birlikte yaşayacağını söylüyor. Panik yok, korkacak bir şey yok, sakince okuyun.

Bu şu anlama geliyor; dünya nüfusunun çok büyük bir çoğunluğu zamanla enfekte olacak (pandemik) insanların çok büyük bir kısmı (tahmin edilen oran %76–82 fakat bu önlemlere göre değişiyor) enfeksiyonu hafif atlatıp, bir kısmı ağır atlatacak (%12–18) ve maalesef bir kısmı ölecek (%2–4).


Bugünlerde sık duyduğum Uber ve taksiciler savaşına, Duke Üniversitesi’nden Michael Munger’ın feyz dolu “İlerleme ve Sabotajın Kökeni” sohbetinin etkisiyle değinmek istedim.

Sabotaj Kelimesinin Doğuş Hikayesine Kısa Bir Yolculuk

Zaman, 18. Yüzyıl Sanayi Devrimi’nin palazlanmaya başladığı yıllar. Buhar gücüyle çalışan motorların farklı sanayilerde üretimde kullanılmaya başlandığı ve fabrikaların seri üretimde yükseldiği yıllar. O dönem rakamlarına göre, ortalama olarak tekstilde ve hazır giyimde yüze yakın insanın üreteceği ve yapacağı bir işi, bir makineli üretim hattının tek başına yaptığı ve buna bağlı olarak hazır giyim ürünlerinin aşırı ucuzladığı ve tüketicinin artık giyim ürünlerini daha ucuza aldığı bir dönemin yılları.

Tüketici ve sanayici bu gelişmelerden mutlu olsa da bu gelişmelerden rahatsız…


Uyarı: Bu uzun ve sanırım herkese hitap etmeyecek bir yazı. Hayatımda devrim yaşatan bir dönüşümün hikayesi. Birileri benim yaşadıklarımı yaşadı ve birileri ne yapacağını bilemiyor. Belki fikir olabilir düşüncesiyle, yazmak zorunda hissettim kendimi.

İlk salonda gördüğüm bu yazıyı buldum ve paylaşmak istedim.

Önceki yıllarda, birçok kişi gibi spor salonuna gidip antrenmanlara başlamıştım, sonra istediğim gelişimi yakalayamadığım için motivasyon kaybı yaşadım ve “zaman yok ki” yalanına kendimi inandırıp, bıraktım.

“Bir insan yaptığı dangalaklığın farkındaysa, kendini avutmaya hakkı vardır.” — Fyodor Dostoyevski

2017 hedeflerimin başında stres ve kronik yorgunlukla baş etme de vardı çünkü bunlardan dolayı işimde, üstelik kendi işim olmasına rağmen, zaman zaman sebepsiz motivasyon kaybı yaşıyordum. …


Meraklı olduğum alanlardaki teknik kitapları saymazsam, lise son sınıf yıllarıma kadar kitap okuma alışkanlığım olduğunu söyleyemem. Öğretmenlerim sıkça değinirdi oysa “okuyun çocuklar, okumak şöyle, okumak böyle…” fakat tahminim kendileri de okumazdı. Kitap okuma söz konusu olduğunda sorardım “Son okuduğunuz kitap hangisi hocam?” branşı fark etmez, bir öğretmeninin son okuduğu kitap Dostoyevski olmamalı, onu çoktan okumuş olmalı. Belki o zamanlar, şimdiki gibi kahve kombinli kitap fotoğrafları akımı olsaydı, farklı kitap isimleri verebilirlerdi.

Toplumda kitap okuma oranının düşük olmasının sebeplerinden sadece biri bence “okumak” eyleminin anlamca içinin boşaltılmış olması ve toplum nezdinde fayda ifade etmediği yanılgısı veya nasıl bir fayda sağlayacağını bilmemeleri…


Neden bilmiyorum, 2016 yılı için bir şeyler yazmak istedim. Belki hayatımın en berbat ve en güzel şeylerini aynı yıl içinde yaşattığı için 2016’nın da bir beklentisi vardır benden.

Neler öğrendim? Neler yaşadım?

Çocuğum yok ama kendinize ait bir işiniz varsa, Türkiye şartlarında çocuk büyütmek ile eş değer sorumluluklara sahip oluyorsunuzdur eminim. Uykusuz geceleriniz oluyor, imkanlarınızı zorlayarak bir yerlere getirmeye çalışıyorsunuz ve işinizin başına ne geleceğini de bilemiyorsunuz çünkü sizin kontrolünüz dışınızda bir şeyden dolayı zarar görebiliyorsunuz. Belki şu an alınan bir kararla artık ekstra vergiye tabi olabilirsiniz. İhracat yaptığınız ülkenin uçağını düşürebilirler ve mallarınıza gümrükte el koyulabilir. …


Yapmadığı bir şeyi yapmış gibi anlatanları, orada olmamasına rağmen yer bildirimi yapanları, başkasının tasarımını çalıp kendi yapmış gibi yayınlayanları, yabancı şarkıların sözlerini değiştirip sanatçı olanları, yabancı dizi ve filmleri araklayıp adını uyarlama koyanları… Gördük, duyduk.

Kitlesel ve bireysel davranış bilimleri bu durumun sebeplerini açıklıyor fakat ben daha çok hayata yansımaları hakkında bir şeyler geveleyeceğim.

Gerçekten Başarılı Olmak Mı İstiyorsunuz? Başarılı Sanılmak Mı?

2012 yılında eTohum’un düzenlediği ve Ali Sabancı, Hüsnü Özyeğin, Emre Kurttepeli gibi isimlerin katıldığı “Başarısızlık Zirvesi” etkinliğinde başarı üzerine bir araştırma sonucu paylaşılmıştı. Araştırmaya katılan kişilere “Nasıl başarılı olarak tanınmak isterdiniz?” sorusu soruluyor ve iki seçenek sunuluyor. “Kendi içinde başarısız olduğunu bilmek fakat aile ve çevresi…


Selahattin Ülkümen, 1914 yılında Antakya’da doğmuş ve 1943 yılında Rodos Başkonsolosu olarak görevlendirilmiş bir diplomatımız.

Ülkümen, Rodos’a atandığında II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve ada çoğunlukla Rum, Ermeni, Yahudi ve Türklerden oluşmaktadır. 1912 yılında ada İtalya’nın istilasına uğrar ve İtalya’nın ırkçı kanunları nedeniyle göç vermeye başlar. O zamanlar 4000 civarı olan Yahudi nüfus 1900 civarına kadar düşer. Kaçabilen Yahudiler kaçmıştır, kaçamayanlar için ise artık çok geçtir, çünkü Hitler Almanyası 1943 yılında Rodos’u işgal eder.

Genç diplomat Selahattin Ülkümen’i adada oldukça zorlu bir dönem bekler. Gerçi Türkiye II. …


Aşağıda sana ait bir kişilik analizi var. Tam anlamıyla seni tanımlamasa da fark ettiklerimi yazdım. Seni nereden mi tanıyorum? Bu konuya sonra girelim.

Başka insanların seni sevmesi veya saygı duyması hoşuna gidiyor ama buna rağmen kendi içinde kendini eleştirme eğilimindesin. Bazı zayıflıkların olsa da bunları telafi edebiliyorsun. Tamamını kullanmadığın ve zamanın olsa şu an yapabildiklerinden çok daha iyisini ve fazlasını yapabilecek bir potansiyelin var. Dışarıdan disiplinli ve kontrollü biri gibi görünüyorsun ama içinde ufak da olsa kaygı ve yer yer güvensizlik hissetme eğilimdesin. Bazen yaptığın bir şeyin veya verdiğin bir kararın doğru olup olmadığı konusunda ciddi şüpheler duyuyorsun, kararsızlıklar yaşıyorsun…

Ahmet Çığşar

Ex-yazılımcı. Bir şeyler üretip dünyaya satarım, fotoğraf çeker onları da satarım. Bir şeyler okur, bir şeyler yazarım. Dünyanın en mutlu insanı.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store